Avusturya'nın eski dışişleri bakanından "Ayasofya" makalesi

Avusturya’nın eski Dışişleri Bakanı Karin Karin Kneissl, Rus haber ajansı Sputnik için kaleme aldığı yazıda Türkiye’nin Ayasofya kararınını uluslararası hukuk perspektifinden ele aldı.

AVUSTURYA 19.07.2020, 17:38 Kaddafi Kaya
Avusturya'nın eski dışişleri bakanından "Ayasofya" makalesi
© AA/Arşiv

Kneissl’ın Almanca kaleme aldığı yazının Türkçe tercümesi şu şekilde;

Konu hakkındaki resmi açıklama basına, „Danıştay, 1934 yılında Ayasofya’nın müzeye çevrilmesine ilişkin bakanlar kurulu kararının hukuksuz olduğuna hükmetti. Cuma günü verilen kararla, İstanbul’da bulunan binanın yeniden ibadethane olarak açılmasının yolu açıldı” şeklinde yansıdı.

Ayasofya, ya da dışarıda bilinen adıyla “Hagia Sophia”, dünyanın en önemli tarihi ve kültürel eserlerinden bir tanesi. Karara gösterilen tepki de bununla orantılı olarak şiddetliydi. Moskova ve Atina Patrikhaneleri kararı açıkça eleştirirken, Papa Franciscus bu kararın kendisine acı verdiğini ifade etti. Aynı zamanda birçok hükümetin yetkilileri de açıklamalar yaptı. Almanya ve Avusturya’da bulunan Türk dernekleri de dinler arası tahammüle atıfla karara karşı duruş sergiledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sıklıkla dile getirilen, ancak her seferinde ertelenen karar Türkiye’de sadece iktidar partisi yanlıları arasında olmamak üzere geniş onay buldu. İspanyolların Endelüs’ü yeniden fethi sırasında Kordoba Camisi’nin kiliseye çevrilmiş olması, Ayasofya’nın camiye çevrilmesini destekleyenlerce sıkça gerekçe olarak öne sürülegeldi. Duyguların baskın geldiği bir zamanda, olayı ve muhtemel sonuçlarını daha iyi kavramak için uluslararası hukuk açısından bir bakış yardımcı olacaktır. Her ne kadar hukuk kati sınırları olan bir bilim dalı olmasa ve sıklıkla bir yorum meselesi olsa da bu tartışmada faydalı olacak hukuki gereçlere sahibiz. UNESCO burada, Genel Müdür Audrey Azoulay’ın şimdiden ilan ettiği üzere önemli bir rol oynayacak. Ne yazık ki Türkiye’nin UNESCO’daki temsilcisi ne örgüte danışma ne de örgütü herhangi bir şekilde önceden bilgilendirme ihtiyacı duymuştu. UNESCO’nun Türkiye ile yazışmaları uzun zamandır sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini hatırlatıyordu.

UNESCO Dünya Mirası Ahitnamesi

Mısır’da Asuan Barajı’nın yapımı ve Abu Simbel Tapınağı’nın UNESCO tarafından kurtarılması elli yıl önce uluslararası pazarlıkların başlamasına neden olmuştu. Bu ortak proje, dünya çapında, insanlık, doğa ve kültür tarihinin benzersiz tanıkları olmaları dolayısıyla korunmalarında tüm insanlığın menfaati olduğu değerlendirilen anıt, yapıt veya yerlerin olduğu bilincini doğurdu. Bunların sonraki nesillere aktarılabilmesi için 1972 yılında, bu yerlerin korunmasında iş birliğine esas teşkil eden uluslararası hukuki bir enstrüman yaratıldı: Dünya Mirası Ahitnamesi.

Resmi adı “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunmasına Dair Sözleşme” olan Dünya Mirası Ahitnamesi (Convention Concerning the Protection of the World Cultural and Natural Heritage), 16 Kasım 1972 tarihinde UNESCO Genel Kurulu’nda karara bağlandı. 38 maddeden oluşan sözleşme, bugün dünya kültürü ve dünya kültür mirasının uluslararası hukuki dayanağını teşkil eden çerçeve şartlarını ve mekanizmaları hükme bağlıyor. Sözleşme, taraf devletlerin yükümlülüklerini ve hükümranlık alanlarında yer alan yerlerin korunmasındaki görevlerin belirliyor.

İstanbul’un tarihi yarımadası 1985 yılında Dünya Kültür Mirası listesine alındı. Buna altıncı yüzyılda inşa edilen Ayasofya, İmparator Konstantin’in yaptırdığı antik hipodrom ve Süleymaniye Camii de dahil. Tarihi yarımadanın tamamının bu listeye alınmasının nedeni, bu mimari topluluğun nüfus baskısı ve kontrolsüz imar nedeniyle oluşabilecek risklerden korunmasıydı.

Azoulay’ın vekili Ernesto Ottone UNESCO adına açıkça, “Binada ve binanın idaresinde, önceden UNESCO ile konuyu görüşmeden hiçbir değişiklik yapılamaması önemli. Aksi her türlü davranış sözleşmenin ihlalidir” dedi. Fresklere nasıl muamele edileceği burada temel bir nokta teşkil ediyor. Bazı bilim adamları yayınladıkları açık mektupta, camiye dönüştürme olasılığı karşısında tam da bu noktaya temas etmişlerdi. Lakin Dünya Mirası Ahitnamesi uyarınca bunların örtülerle saklanması değil, korunması gerekiyor. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu başkanı Mustafa Kemal Atatürk, sıvayla kapatılmış Bizans fresklerinin yeniden ortaya çıkarttırdı. Kubbeli yapının içinde Kur’an sureleri ile Ortodoks azizlerin yan yana oluşu, benzersiz şekilde binanın Hıristiyan ve İslami geçmişine işaret etmekte. Türkiye içinde yaşanan tartışmada ve aynı zamanda iktidardaki AK Parti’ye muhalif İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu tarafından, camiye dönüştürme konusunda İstanbul’un çoğulcu kimliği esas mesele olarak öne çıkarılıyor. Sembolik politikadan çok bahsediliyor ama tam da bu birçok şeyi harekete geçirebilir.

Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Pazartesi günü yayımlanan “Politico” için kaleme aldığı bir makalede, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin gergin olduğunu ancak ortak noktaların olduğuna vurgu yaptı. Gündem maddelerinin listesi uzun. Bu nedenle, tüm konularda açık konuşmaya imkan veren, karşılıklı saygıya dayanan diyalog büyük öneme sahip. Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin önemli bir ortağı olduğu 13 Temmuz’da gerçekleştirilen dışişleri konferansında birçok kez tekrar edildi. Bu itirafların ötesinde tüm tarafların akıllı adımlar atması gerekiyor. Bunların hukuku ve uluslararası anlaşmaları esas alması gerekiyor. Gerekli enstrümanlara sahibiz. Önemli olan bunları uygulamak. Ayasofya meselesi bana göre UNESCO çerçevesinde öncelikli olarak ele alınmalıdır. Burada tüm tarafların, siyasi kararları sözleşme ve dolayısıyla dünya mirası üzerinden denetleyecek, oturmuş hukuk mekanizmaları var. Birçok hükümet haklı olarak zor sorulara tahammül etmek durumunda kalıyor. Dışişleri bakanı olarak ben de Viyana Kent Merkezi’nin dünya kültür mirası ile ilgili davada ben de bu şeref ve göreve nail oldum. Birçok konuyu hukuki zemine oturtmayı başardık. Buna, insanlığın bir adım daha öne gitmesini sağlayan kültürel mirasa nasıl muamele edileceği de dahil.

UNESCO güncel durumda, konunun pek çok devletin duygusal ve iç siyasi tartışmalara yönelik söylemlerinden kurtarılmasında kilit rol oynayabilir. Lakin iç siyasetteki seçmene yönelik tek yanlı açıklamalar bize fayda getirmez.

Ağustos 1920’de yani tam 100 yıl önce Osmanlı Devleti’nin yeni düzenini konu alan Sevr Anlaşması imzalandı. Anlaşma aynı zamanda kadim mirasın yeniden yapılandırılmasını öngörmekteydi. Bununla 1700 yılından önceki her insani faaliyet kastedilir. Konu bugün olduğu gibi dün de uluslararası toplum için önemli bir konuydu.

Sevr ve Lozan Anlaşmaları

Birinci Dünya Savaşı’nın bir bakıma halen bitmediğini Orta Doğu’da yaşanan bölgesel çatışmalar ortaya koymaktadır. Ve sadece orada da değil. 1920 tarihli Sevr Anlaşması bölgeye, daha sonra 1923 yılındaki Lozan Anlaşması’yla ortaya çıkandan farklı bir şekil verecekti. Kürtlerin devlet kurması 1920 yılında henüz öngörülmekteyken, 1923’te bu artık söz konusu değildi. Atatürk’ün de amacı, yıllar süren süreçte yarattığı yeni askeri gelişmelerin sonucu olarak Türkiye’ye farklı sınırlar vermeyi amaçlamaktaydı.

Atatürk, 1923 yılında kurulan cumhuriyeti temelden reform etti. Yazıdan kıyafete, hukuk sisteminden katı bir laikliğe kadar birçok mükemmel değişim yaşandı. Önce danışman, daha sonra dışişleri bakanı, sonra da Erdoğan’ın başbakanı olan Profesör Ahmet Davutoğlu Neo-Osmanlı konseptini ortaya koyduğunda ülkenin özalgısı değişti. Böylece Güneydoğu Avrupa’dan Basra Körfezi’ne kadar Ankara açısından çok büyük sonuçlar ortaya çıktı. Bu arada Davutoğlu kendi siyasi partisini kurdu. Oluşturduğu konsept Avrupa’da gurbette yaşayan Türkler’e de hitap ediyor ve yeni bir özbilinç yarattı. Kendi tarihinde yer alan birçok kırılma noktasına artık farklı bir gözle bakılıyor, Osmanlı mirasının onurlu bir parçası olma bilinci oluştu. Atatürk modernleşme adına tam da bu noktaya müdahale etmiş, böylece birçok önemli değişiklik yapmış, ama diğer yandan arkasında tarih içinde başkaca kaoslar da bırakmıştı.

Yazar Stefan Zweig, “İnsanlığın Harita Anları” adlı büyüleyici minyatürlerinde bir konuyu Bizans’ın Fatih Sultan Mehmet tarafından 29 Mayıs 1453 tarihinde fethine ayırıyor. Konstantinopolis’in düşmesi buna göre surlarda açık unutulan bir kapı sayesinde mümkün olmuştur. Zweig ise, Bizans’ı kendi kaderine terk eden diğer Avrupa ülkelerini suçluyor.

Zweig’ın tasvirinin doğru olup olmadığı, hayranlık uyandırdığı ve severek belli amaçlar için kullanıldığı için durmadan yeniden yazıla gelen tarihteki pek çok diğer olay gibi, bilinmez. Lenin mühürlü bir trende Zürih’ten St. Petersburg’a seyahat etmeseydi dünyanın bu köşesinde elbette tarih çok farklı yazılacaktı. Dışişleri Bakanı Sergej Sasonow (1860 – 1927) 18 Mart 1915 tarihli gizli İstanbul Anlaşması’nda henüz Londra ve Paris hükümetleri ile, müttefiklerin zaferi durumunda İstanbul’un Rusya’nın payına düşeceği konusunda anlaşıyordu. Tarihte olduğu gibi siyasette de hiçbir şey tek sebebe dayanmıyor. Bu, günümüz kakofoni çağında, geçmiş çağlardan çok daha fazla geçerli.

banner551
Yorumlar (0)