Avrupa Birliği nedir ve nasıl çalışır?

Avrupa Birliği en kaba ve özet ifadesiyle; siyasi ve ekonomik bir geçim düzenidir.

(CC) Pixabay
Avrupa Birliği nedir ve nasıl çalışır?

Coğrafi olarak küçük olmasına rağmen tarih boyunca dil, kültür, inanç, ekonomi ve siyaset sistemleri açısından en çok sayıda içsel farklılıkları barındırmış olan Avrupa son derece geçimsiz bir kıtaydı. En büyük ve en kanlı savaşlara sebep olan, beraberinde dünyanın geri kalanını da olumsuz etkileyen bu şiddetli geçimsizlik nedeniyle yaşanan tüm acılar Avrupalı halkları daha olgun, sabırlı, ve hoşgörülü olmaya zorladı.

Avrupa Birliği'nin günümüzdeki halini alması 20.yy'ın başlarından itibaren askeri, ekonomik, fikri ve siyasi pek çok alanda atılan tohumların sonucu oldu.

Askeri tohumlar

Savaşlardan alınan dersler veya Sovyetler Birliği gibi ortak dış tehditlerin yarattığı askeri müttefiklikler önemli de olsa tek başına çıkar çatışmalarını ve yeni savaşları engellemeye yetemezdi. Bir sistem kurulmak zorundaydı ve birliğin vizyoner kurucu babaları bu sistemi savaşın ham maddeleri olan kömür ve çelik etrafında oluşturmaya karar verdi. Bu hammaddelerin üretimi çok uluslu bir yapı tarafından yönetilirse şeffaflık sayesinde karşılıklı güvensizlik azalacak ve ülkelerin savaşa tutuşması zorlaşacaktı.

Elbette bu noktaya bir anda gelinmedi. Birliğin kökleri 20.yy’ın ilk çeyreğinde yaşanan ekonomik bir takım sıkıntılara da uzanıyor.

Ekonomik tohumlar

Birinci Dünya Savaşı sonrası kaybeden taraflarla yapılan anlaşmalar başta Almanya olmak üzere ülke ekonomilerini ezmişti. Yüksek devalüasyon yaşayan ve yiyecek ekmek bulmakta zorlanan bu ülkelerin borçları arttı, gururları kırıldı ve sonuç ikinci dünya savaşı oldu.

Birinci ve ikinci dünya savaşları arasında yaşananlar da birliğin tohumlarını oluşturdu. Dünya savaşları sonrası ekonomi devi olan ülkelerin alt yapıları harap olmuş, çoğu şehir ulaşım yollarıyla birlikte enkaza dönmüş, çalışıp üretecek olan erkek nüfus azalmış ve ekonomileri yeniden canlandıracak olan sermaye borçlar nedeniyle tükenmişti. Bu haldeki bir Avrupa en çok Amerika Birleşik Devletleri’ne zarar veriyordu çünkü ABD’nin ürettiği malları almayı isteyebilecek kişiler nihayetinde Avrupalılardı.

Birinci Dünya Savaşı sonrası ticaretteki düşüş 1929 Wall Street iflasıyla sonuçlandı ve bu olayın yarattığı küresel kriz dünyadaki toplam üretimin yüzde 42 oranında düşmesine neden oldu. Kriz sırasında ABD savaş tazminatlarını Almanya’dan talep edince Almanya para basmak zorunda kaldı. ABD ise değeri düşen Alman parasını kabul etmeyince Almanya’da hiper enflasyon oluştu. Bunun sonucunda Avrupalı ülkeler de alacaklarını tahsil edemedi ve dünya ticaretinde yüzde 65’lik bir düşüş yaşandı. Milyonlarca insanı aç ve işsiz bırakan buhran dönemi ortaya farklı bir anlayış çıkardı.

Bu yeni yaklaşıma göre Almanya’dan para istemek yerine Almanya’ya ve diğer Avrupalı ülkelere önce kredi ve hibeler verilmesi kararlaştırıldı. ABD, eğer Avrupa’nın alım gücü olmazsa ürettiklerinin elinde kalacağını ve bunun da malların aşırı ucuzlamasına yol açarak üreticisinin zarara uğraması gibi kaçınılmaz sonuçlar doğuracağını fark etti. Doların aşırı değerlenmesi uluslararası ticarette tercih edilmemesine neden olabilirdi.

İlk olarak 1947'de Amerikan ordusu generali ve aynı zamanda dönemin Dışişleri Bakanı George Marshall, “Avrupa İyileştirme Programı” yani 'Marshall Yardımı' planını oluşturdu. ABD'nin savaştaki müttefiklerine ekonomik destek olmasıyla ABD'nin ekonomik çıkarları kadar kıtada kısa ve orta vadeli birçok huzursuzluğun da giderilebileceği düşünüldü.

Kurumsal tohumlar

Marshall Yardımı’nın bir şartı vardı: Yardımı alacak ülkeler, tek bir organizasyon çatısı altında toplanabilmeli ve birlikte, kavga etmeden hareket etmeyi öğrenebilmeliydi. Yardımı alabilmek adına ülkeler, 1948’de Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC) çatısı altında toplandı. Bu örgüt, 1961'de Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) adını alarak daha entegre şekilde yola devam etti. OEEC o güne kadar 15 AB üyesi ülkenin tamamının üye olduğu tarihteki ilk kuruluştu.

Avrupa'da birlikteliğin temelleri atılıyordu ve yapılması gereken tek şey, bu beraberliği olabildiğince güçlendirmek ve alanını genişletmekti. O tarihten sonra organizasyonlar ve kurumlar birbirini kovaladı.

1949'da siyasi diyalog için Strazburg'da Avrupa Konseyi, aynı yıl Rusya tehdidine karşı askeri birliktelik olarak NATO oluştu.

Fikri tohumlar

1951 yılında -bir 18. yüzyıl Avrupa filozofu olan Immanuel Kant’tan ilham almış- iki Fransız, Robert Schuman ve Jean Monnet, savaşsızlığın devamı ile demokrasi ve refahın sürdürülebilmesi için “entegrasyon” planı ortaya koydular.

Kant’ın “Perpetual Peace” yani “Kalıcı Barış” adlı kuramına göre bahsi geçen kalıcı barışı oluşturacak ülkeler, her şeyden önce hukuk devleti olmalı ve demokrasi ile yönetilmelidir. İkinci olarak aralarında özgür iradeleriyle oluşturdukları eşitlikçi bir hukuk düzeni oluşmalı ve son olarak da aralarında, serbest dolaşım ve ekonomik birliktelik yaşanmalıdır. Günümüzün AB’si bu kalıcı barış kuramının ete kemiğe bürünmüş halidir.

Kömür ve Ç elikten bir iskelet

Fransız Dışişleri Bakanı olan Schuman ve onun politik- ekonomik danışmanı Monnet, askeri ve ekonomik alanlarda beklentiyi karşılayacak bir fikir ile geldiler: Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (ECSC).

Savaş için hayati olan bu hammaddelerin üretimi ve paylaşımı eğer ülkelerin ortak kontrolü ve işbirliği altında olursa barış ortamı kalıcı olabilir ve istikrarın sağladığı büyük ekonomik kazançlar elde edilebilirdi. Önerinin kabul edilmesiyle ezeli rakipler Almanya ve Fransa'nın yanı sıra İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg Paris Antlaşması'nı imzaladı ve artık hepsi, sağlam ve hayati bir bağ ile bağlanmış oldu.

Tek Pazar ve Enerji

Elbette kurucu babalar, orada durmak niyetinde değildi. İşin içine gümrük birliği ve nükleer enerji çalışmaları da sokulunca, 1957'de Avrupa Ekonomik Topluluğu (ECC) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) ile bugünkü AB'nin taslağı şekillenmeye başladı.

Siyasi bir birliğe doğru

Artık arkalarına yüzyılların birikimini, tecrübesini ve fikriyatını almış bu insanlar için hedef, hayatın her alanında daha fazla birliktelik ve bu birliktelikten doğan refah ve kalite standardıydı. Bu konuda çalışanlardan biri olan Belçikalı Paul-Henri Spaak, Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu “Avrupa Topluluğu” (EC) olarak siyasal bir birlik yapan, 1957 Roma Anlaşması’nı hazırladı.

Bu sırada başka kenetleyici organizasyonlar da kurulmaya devam etti. 1975'te Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın temelleri atılırken 1980’lere gelindiğinde, İtalyan siyasetçi Altiero Spinelli de Avrupa Parlamentosu'na, daha federal bir oluşum için hazırladığı ‘Avrupa Birliği’ yapısını önerdi. Bu öneri 1984'te kabul gördü ve bunun ışığında 1986'da topluluk ‘Avrupa Tek Senedi’ adı verilen uygulamayla ortak Pazar güçlendirildi ve derinleştirildi.

1992'de Maastricht Anlaşması’yla siyasi anlamda ayrılamaz bir şekilde entegre olan, ortak para birimine geçmeyi kararlaştıran ve bugünkü adını alan Avrupa Birliği takip eden yirmi yılda da sırasıyla Amsterdam (1997), Nice (2001) ve Lizbon (2007) Anlaşmaları'nın imzalanmasıyla her seferinde, bir öncekine göre daha entegre bir birlik haline geldi.

​​​​​​​Avrupa Birliği nasıl çalışır?

Avrupa Birliği, içinde 500 milyondan fazla insanın yaşadığı devletlerarası ve çok uluslu bir oluşumdur. 28 üye ülkeden (İngiltere dahil) oluşan birliğin idare, denetim, temsil, yasama ve karar alma alanlarında oldukça karmaşık bir işleyişi vardır. Basite indirgendiğinde üç ana kurumdan söz edilir: AB Konseyi, AB Komisyonu ve AB Parlamentosu.

AB Konseyi üye devletlerin liderlerinden, bakanlarından (Bakanlar Konseyi) ve bu devletlerin daimi temsilcilerinden (COREPER) oluşur. Liderler tarafından 2,5 yıllığına seçilen bir daimi başkanı vardır ve her 6 ayda bir değişen dönem başkanlığı bulunur. Dönem başkanlıklarını alan ülkeler kendilerinden bir önceki ve bir sonraki dönem başkanı ülkeler ile birlikte trilateral şekilde hareket eder ve böylece kurumun işleyişinde devamlılığın yanı sıra kurumun gündemine ve hedeflerine ilişkin yumuşak geçişler sağlanır.

Olağan şartlarda yılda dört kez gerçekleşen Konsey zirvelerinde liderler AB’nin orta ve uzun vadeli siyasi gündemi ve hedefleri üzerinde uzlaşmaya çalışırlar ancak gündelik veya kısa vadeli düzenlemeler ve süreçlere karışmazlar. Bunlarla Komisyon ve Parlamento ilgilenir.

Konsey’de çoğu alanda kararlar oybirliği ile alınmak zorundadır ancak bazı alanlarda Nitelikli Oy Çoğunluğu (QMV) yeterlidir. QMV için üye ülke sayısının yüzde 55 ve AB nüfusunun yüzde 65’i temsil ediliyor olmalıdır.

AB Komisyonu AB’nin motoru olarak bilinir. Bu kurum siyasilerin belirlediği hedefler doğrultusunda gerekli teknik çalışmayı yapar ve düzenlemelere ilişkin taslakları hazırlar. Bu taslaklar üzerinde Parlamento ve Konsey daha sonra değişiklikler yapabilir. Tüm Avrupa ülkelerinden 23 bin kişinin çalıştığı kuruma parlamentonun seçtiği kişi başkanlık eder. Ekibinde 7 başkan yardımcısı ve 20 komiser bulunur. Toplamda bu 27 kişinin her biri bir üye ülkeden gelir ve tümü parlamentodan onay alarak göreve başlar.

Başkan ile birlikte 28 kişilik bu ekip her hafta toplanır ve gündemlerini paylaşır. Bu grupta kararlar uzlaşma ile alınır ancak bir oylama gerekirse basit çoğunluk aranır. Komisyon yasa taslağı önerebilecek tek kurumdur ve bu yasalar kabul edildiğinde üye ülkelerin bu yasalara uyup uymadığını kontrol eder ve gerekirse onları uymaya zorlar. Komisyon bunu Avrupa Adalet Divanı (ECJ) aracılığı ile yapar. ECJ’nin aldığı kararlar tüm üye ülkeler için bağlayıcıdır.

Komisyon ayrıca uluslararası arenada birliğin temsilciliğini yapar ve AB hükümeti olarak algılanır. Komisyon başkanı yaptığı ziyaretlerde devlet lideri protokolüne sahiptir.

AB Parlamentosu ise dünyanın en büyük uluslararası seçilmişler kurumudur. Her beş yılda bir seçilen 751 sandalyeli parlamentoda 1 başkan ve 14 başkan yardımcısı bulunur. Geri kalan sandalyeler üye ülkelerin nüfusuna orantılı şekilde dağılır. Parlamenterler kendi ülkelerinde kendi vatandaşları tarafından seçilerek Parlamento’ya gönderilir ancak bu vekiller Parlamento içinde ülkelerine göre değil fikri ideolojilerine göre gruplara ayrılırlar. Vekillerin parlamentoda ülkeleri adına değil ait oldukları ideolojik partilerin hedefleri doğrultusunda çalışmaları ve buna göre oy kullanmaları beklenir.

Parlamento işlevlerini üç farklı AB ülkesinde yürütür. Tüm idari işler Lüksemburg’da görülürken, her ayın üç haftası toplantılar ve komiteler Belçika’nın başkenti Brüksel’de ve bir haftası da Fransa’nın Strazburg şehrinde yapılır.

Parlamento Komisyon tarafından hazırlanan yasa taslaklarını inceleyerek onları kabul eder, reddeder veya onlara değişiklik önergeleri verir. Bu yasama alanlarının çoğunluğu için bu şekilde olsa da birkaç alanda Parlamento’nun onayına ihtiyaç duyulmaz. (Örneğin; rekabet yasaları, dış gümrük vergileri ve diğer bazı alanlar)

AB bütçesi Parlamento tarafından onaylamak zorundadır. Ayrıca her yıl bir önceki yıl yapılan harcamaların doğru kalemlere harcanıp harcanmadığı da yine Parlamento tarafından kontrol edilir. Parlamento ayrıca Komisyon hakkında güven oylaması yapabilir ve vekillerin üçte ikisi Komisyon başkanı ile tüm komiserleri görevden alabilir.

Üyeler  ve adaylar

AB'yi oluşturan üye devletler şunlardır: Almanya, Avusturya, Birleşik Krallık, Belçika, Bulgaristan, Çekya, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Malta, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya ve Yunanistan.

Birliğe katılmayı bekleyen 6 aday ülke vardır bunlar: Arnavutluk, İzlanda, Makedonya, Karadağ, Sırbistan ve Türkiye'dir. Bosna-Hersek ve Kosova olası resmî adaylar olarak tanımlanmıştır.

İsviçre, İzlanda, Lihteştayn ve Norveç gibi ülkeler Birliğe katılmamayı tercih etmiştir ancak Avrupa Birliği ile ilgili pek çok ekonomik ve yasal düzenlemeye kısmen de olsa katılım göstermektedirler. Bu ülkelerden İzlanda, Lihteştayn ve Norveç, Avrupa Ekonomik Alanı aracılığıyla ortak pazar düzenlemelerine katılmıştır. İsviçre de benzer iki-taraflı antlaşmalar aracılığıyla Avrupa Birliği ile ilişkiler kurmuştur.

Avrupa'nın siyasal olarak tanınmış beş küçük devleti olan Andorra, Lihteştayn, Monako, San Marino ve Vatikan ile yürütülen ilişkiler de euroyu ortak para birimi olarak kullanmaktan ve bazı diğer ekonomik iş birliği çalışmaları yapmaktan oluşur.

Pratiği  teorisi kadar iyi mi?

Teoride AB güçler ayrılığı prensibi ile işlemekte. Parlamento Konsey ve Komisyonun fazla güçlenmesini engelliyor. Komisyon dışında kurumlar yasa tasarısı hazırlayamıyor yani bu alana siyasetçiler değil teknokratlar hakim gibi görünüyor. Konseyin ise birçok alanda son sözü söyleyerek birliğin sonuca varmasını ve etkin şekilde işlemesini sağladığı varsayılıyor.

Ne var ki, Brüksel'deki kurumların Berlin ve Paris'te alınan kararların dışına pek çıkamadıkları biliniyor. 28 üye ülkeden (İngiltere ile birlikte) oluşan birlikte en çok eleştirilen meselelerden biri birkaç büyük ülkenin AB üzerinde oldukça ciddi bir güce sahip olması ve hemen hemen her istediğini alması.

Bunun yanı sıra Brüksel'in hedefi uzlaşı içerisinde etkin ve doğru işleyen bir birlik olsa da pratikte tüm süreçler de oldukça yavaş işliyor ve tüm bu kurumlar birlikte düşünüldüğünde epey hantal bir yapı görüntüsü ortaya çıkıyor. Hem süreçlerin aldığı zaman hem de bu devasa kurumlara harcanan bütçe AB’nin en çok eleştirilen taraflarından bazıları.

Ayrıca dışilişkiler ve uluslararası meselelerde üyelerin çoğu zaman ortak bir tavır geliştirememesi ve geliştirilse bile reel politika için gerekli olan sert gücün bulunmaması birliğin en zayıf yönleri. Çoğu zaman birlik, önemli meselelerde bir aktör olarak yer almaktansa sadece ekonomik yaptırımlar uygulamak veya yazılı açıklama yapmakla eleştiriliyor.

Birlik alanları

AB sadece kurucu antlaşmalarda belirtilen alanlarda ortak politikalar belirleyebilir ve üye ülkeleri etkileyebilir. Bu alanların sayısı ve genişliği zamanla her yeni antlaşma ile artmıştır.

Bir zamanlar sadece kömür ve çelik alanlarında işbirliği ve uzlaşı anlamına gelen birlikte bugün çok az konu ortak politika alanı dışındadır. Eğitim, vergi ve bankacılık gibi son derece az sayıda kalan bu alanların yakın zamanda tamamen AB içerisinde ortak politika alanlarına dahil olacağı öngörülüyor.

En temel ve en önemli ortak politika alanları ise şunlardır: ticaret, tarım, ulaşım, balıkçılık, rekabet ile malların kişilerin ve sermayenin serbest dolaşımı.

Bu alanlar temel alındığında AB kurumları üye ülkelerin bütçelerinden para politikalarına, vize standartlarından çevre düzenlemelerine, tüketici haklarından yerel yönetimlerine kadar pek çok ulusal hükümranlık alanında etkilidir.

(Euro News)

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner533