ANALİZ | Martha Bissmann: Türk ve Göçmen Toplumun Umudu Mu? Korkusu Mu?

Viyana'nın Favoriten bölgesinde yaşananlar ve sonrasındaki gelişmeler bazı durumları tescillerken, yeni soru işaretlerini de beraberinde getirdi.

ANALİZ HABER 14.07.2020, 21:17 14.07.2020, 23:30 Kaddafi Kaya
ANALİZ | Martha Bissmann: Türk ve Göçmen Toplumun Umudu Mu? Korkusu Mu?

ANALİZ | KADDAFİ KAYA - Başkent Viyana'nın işçi bölgesi olarak bilinen Favoriten bölgesinde yaklaşık 3 hafta önce meydana gelen gerginliklerden çıkartılacak çok derslerin olduğu gibi bize yeni şeyler de öğrettiği görüşündeyim.

Sayıları çok az bir grubun basın bildirisi adı altında neredeyse Viyana'nın tamamında gerçekleştirdiği gösteriler burada yaşayan herkesin bildiği ve kanıksadığı bir durum. 

Bu grupların son bir yıla kadar temel stratejisi, 1. Bölge olarak adlandırılan şehir merkezinde tamamen Avusturya ve ülkeye gelen yabancılara yönelik propaganda üzerine kuruluydu. Daha sonra bu gruplar yaklaşım değiştirerek, yabancıların yoğunlukta yaşadığı 16 ve 10. Bölgelere yöneldi. Buralarda yapılan gösteriler de 3 hafta öncesine kadar kimsenin dikkatini çekmiyordu.

-Viyana seçimi öncesi Kurz'un işine yaradı

Tamamen spontane bir şekilde iki küçük grup arasında yaşanan gerginlik daha sonra köpürtülerek, başta Sebastian Kurz ve terör örgütü sempatizanlarının işine yarayacak şekle evrildi.

Olayların yaşandığı esnada ciddi açıklamalarda bulunmayan iktidar temsilcileri, olayların yatışmaya başlamasının ardından anlaşılması güç komplo teorileri ortaya attılar.

Başbakan, İçişleri Bakanı, Uyum Bakanı ve Dışişleri Bakanı tarafından dillendirilen iddialara yönelik somut hiçbir şey ortaya konulmazken, sıklıkla tekrarlanan ve altı özellikle çizilen, "Viyana sokakları", "Favoriten", "Türkler", "Türkiye", "Türkiye'nin çıkarları için algı oluşturduğu", "Kadın haklarını savunanlara saldıranlar" gibi toplumda infial oluşturacak, toplumun sinir uçlarını harekete geçirecek konuşmalar üç hafta boyunca sürdürüldü.

-Hedefteki isim Ludwig

Başkentin bu kadar sıklıkla dillendirilmesi, yaklaşan Viyana seçimleri öncesinde SPÖ ve Michael Ludwig'in açık bir şekilde hedefe konulduğunu gösteriyor. Toplumda uyum gerçekleşmemiş sorunlu bir Viyana algısı oluşturarak, Ludwig'in oylarının erimesi hedefleniyor.

Avusturya’da bazı yasaları hayata geçirebileceği tek parti olan FPÖ’yü yerinde kullanan Başbakan Kurz’un, “tek başına iktidar yolunda” başkentin SPÖ’nün elinde bulunmasını “en büyük engel” olarak gördüğü bilinen bir gerçek. Kurz ve bakanları bu engeli aşmak için yine her zamanki gibi, Türk toplumu üzerinden oynayarak bir plan üzerinde ilerliyor. 

Tabi yaşanan olaylarda, kendini solcu olarak gösteren ama popülist siyasetle gündeme gelmeye çalışan isimler de mevcut. Bu konuyu da yakın bir zamanda ayrıntılı şekilde ele alacağız. 

"Aşırı sağcı", "Türkler", "Bozkurtlar" vurgusunun temelinde ise Uyum Bakanı Susanne Raab'ın başından beri dillendirdiği "Dokumentationsstelle für Politischen Islam" (Siyasal İslam'a yönelik dokümantasyon merkezi) için kullanıldığı anlaşılıyor. (Siyasal İslam'a yönelik oluşturulacak bir oluşumun, iddia edildiği gibi "Türk-Kürt", "sağcı-solcu" gerilimiyle nasıl bir alakasının olduğu ise henüz anlaşılabilmiş değil.)

-Siyasal İslam propagandası 

Kurz'un entegrasyon alanındaki iş bitirici sağ kolu Raab, salgın nedeniyle yeterince propagandasını yapamadığı kısaca Dokustelle olarak adlandırılan yapının bir an önce hayata geçmesi için söz konusu gerginlik kullanışlı bir enstrümana dönüştürüldü.

Bilindiği üzere Avusturya'da adı geçen Dokustelle'nin bir benzeri Nazizm'in insanlığa karşı işlediği suçlar başta olmak üzere, Neonazi oluşumları araştırmak üzere faaliyet gösteriyor.

Bu işten karlı çıkan bir başka taraf ise elbette ki terör örgütü sempatizanları oldu. Amiyane tabirle kimsenin sallamadığı gösteriler, bir anda ülkenin gündemine oturdu.

-En çok zararı Türkler gördü

Bu gerginliğin en çok zarar verdiği taraf ise halk tabiriyle ekmeğinin peşinde olan, normal bir yaşam sürmek isteyen sıradan Türkiye kökenli insanlar oldu.

Yaşanan gerginliklere rağmen yetkililerin 4 gün üst üste aynı bölgede bu eyleme izin vermeleri dikkat çekici bir durum olarak öne çıkarken, bu durumu “gösteri özgürlüğü” adı altında savunmak çok da anlaşılır durmuyor. Tabi olayların "İbiza Soruşturmaları" sırasında cereyan ettiğini düşünürsek, özellikle İçişleri ve Entegrasyon Bakanlıklarını elinde bulunduran ÖVP için biraz da anlaşılır kılınıyor. Zira Favoriten'ın dışında yıllardır yapılan benzer gösteriler hiçbir gerginliğe neden olmamış, son gün Türkiye'nin Viyana Büyükelçiliğine 100 metre uzaklıkta yapılan gösteride de herhangi bir taşkınlık yaşanmamıştı.

-Terör sempatizanlarına gün doğdu

Yaşanan gerginlik propaganda makinası Kurz ve ekibinin işine yararken, PKK sempatizanlarının bir kez daha başkalarının amaçları için nasıl kullanışlı bir unsur olduklarını göstermiş oldu.

Özellikle son 5 yıldır iki ülke arasında yaşanan inişli çıkışlı durumlar başta buradaki Türk toplumuna ait dernek ve kuruluşları ciddi oranda olumsuz etkilerken, son yaşanan taşkınlıklar hem söz konusu dernekler hem de Avusturya'daki Türkiye kökenli insanları ciddi oranda rahatsız etti.

Büyük bir çoğunluğunun hiçbir dernek ya da kurumla bağı olmayan, burada doğmuş, Almancayı anne-babalarının geldiği ülkelerin dillerden daha iyi konuşan, ortalama 15-20 yaşlarında, Türk, Çeçen, Suriyeli gençlere, tamamen heyecanla verdikleri tepkilerin nasıl sonuçlar doğuracağı, ne yazık ki ya anlatılamadı ya da bu gençler kimseyi ciddi manada dinlemek istemedi.

- SÖZ Partisi ve Bissmann'ın ilk ciddi sınavı

Yaşanan bu gerginlik esnasında her ne kadar kendisini Türk veya göçmen partisi olarak adlandırmasa da, Avusturyalıların gözünde göçmen partisi olarak görülen SÖZ Partisi de gerginliğin azaltılması adına bazı girişimlerde bulundu.

Yeni organize olmaya çalışan bu hareket, yaşanan gerginliği hem kendi hareketi hem de ülkedeki yabancılar adına çok olumsuz gelişmeler olduğunu düşünerek, (ki bu hususta haklılar), bazı yeterince iyi düşünülmemiş, aceleci adımlar atmak durumunda kaldı.

Özellikle başörtüsü konusuyla gündeme gelen Bağımsız Milletvekili Martha Bismann'ın sosyal medya hesabı Twitter'den paylaştığı ve daha sonra silmek zorunda kaldığı bazı içerikler, tepki ve kaygılara yol açtı.

-Alelacele yazılacak her şey sorun çıkartır

Türkiye'deki iç konulara ilişkin kullandığı, "özerklik" ya da "kendi yönetimi" gibi keskin ifadeler, kaygılanmamıza, insanlarla kurduğumuz ilişkileri bir kez daha gözden geçirmemize neden oldu.

-Facebook ve Twitter ayrıntısı

Facebook paylaşımlarında Türk ve Müslüman topluma yakın bir imaj çizen Bissmann’ın, Twitter paylaşımlarında ise Türk ve Müslüman toplumuna karşı kullanılan bir dile yakın ifadelerde bulunması; samimiyet sorgulatan ve rahatsız edici bir tutum.

3 hafta boyunca Avusturya'da doğal olarak Bismann'ın çevresinde dillendirilen yukarıda anlatmaya çalıştığımız propagandalar, bu hanımefendiyi ciddi oranda etkilemişe benziyor. Bu bağlamda Bissmann’ın ileride şuan yakın olduğu Türk toplumu hakkında, yanlış bir yönde etkilenmeyeceğinin ve ifade edeceği sözlerle toplumu zor durumda bırakmayacağının bir garantisi var mı?

SÖZ de dahil Avusturya'daki birçok siyasi yapı, yurtdışındaki gerilimlerin ülkeye ithal edilmemesini savunuyor. 

Bu gayet anlaşılır bir durum bizce de öyle olmalı, ancak Martha Bissmann’ın ömrünün son 2-3 yılında biraz daha yakından tanıdığı bir toplumun kemikleşmiş sorunlarına yönelik yazdığı ifadeler hem kendi samimiyetini hem de siyasi istikrarı açısından “sorunlu bir yaklaşım” olarak öne çıkıyor. 

İnsanların aile baskısı, mahalle baskısı gibi sosyal baskılardan etkilenmesi gayet normal ve anlaşılır bir durumdur. Böyle durumlarda en doğru strateji hiçbir şekilde bu konulara girmemektir. Hem yurtdışındaki konuları ülkeye ihraç etmemiş olursunuz hem de Avusturya'nın sorunları yerine başka ülkelerin çözemeyeceğiniz sorunlarına yönelmemiş olursunuz. Aksi durumda buradaki göçmen toplumun hali hazırda yaşadığı sorunları daha da derinleştirmiş olursunuz. 

-Bissmann’ın Favoriten olaylarına tek yönlü bakış açısı

Favoriten’da yaşananları tasvip etmemiz elbette mümkün değildir. Ne yaptıklarının farkında olmayan, doğuracağı sonuçların toplumun üzerindeki olumsuzluklarını hesaplayamayan 20-30 gencin eylemlerini, bütünüyle bir topluma ya da o toplumun gençlerine mal eden bir dil, FPÖ’nün dilinden çok da uzak değildir. 

Avusturya kamuoyunun Türk toplumu ya da göçmenlerin temsilcisi olarak gördüğü SÖZ Partisi’nden Viyana seçimlerinde aday olan herkesin atacağı her yanlış adımın, günün sonunda yine Türk toplumuna mal edileceği su götürmez bir gerçek. 

Bu noktada özellikle son 5 yılda ülkedeki popülist siyasilerin ve partilerin oylarını yükseltmek adına üzerine oynadığı Türk toplumu, bu aşamada çok daha dikkatli olmak zorundadır. Zira Türkiye’nin iç meselelerinin zemin olarak kullanıldığı konuları, iki yönlü ele almak ciddi bir samimiyet sorgulamasını gerektirir. 

-SÖZ Partisi, bünyesindeki isimlerin sorumluluklarını veya sorumsuzluklarını üstlenebilecek mi?

Ben niyet okuyucu değilim ama burada beni kaygılandıran bir başka konu ise ileride herhangi bir nedenle Bismann'ın bugün çok yakın olduğu azınlık grupla arası bozulması veya ayrılması durumunda Türk ya da Müslümanlara yönelik yine alelacele, düşünülmeden sarf edeceği sözler, Avusturya kamuoyunda aşırı sağcı ya da benzerlerinin ifadelerinden çok daha etkili olacağı gerçeğidir. Böyle bir durumda toplumun içine çekileceği “olumsuzluklar” rüzgarı karşısında SÖZ Partisi, halka tanıtarak oy istediği kişilerin sorumluluklarını ya da sorumsuzluklarını üstlenebilecek mi? 

banner551
Yorumlar (2)
N. Koç 4 ay önce
güzel analiz .. peki kimi seçmeli ?
Mustafa 4 ay önce
SÖZ'den baskasina oy verilmez. isabetli yazi olmus