‘Öteki’ düşmanlığı AB’yi dağılmaktan kurtarabilir mi?

Avrupa’nın hızla bir güvenlik topluluğu olmaktan uzaklaşıp yeni ötekiler üzerinden Avrupa kalesi inşa etmeye çalışması, hem sosyolojik açıdan dışarıda kalacaklar için hem de Avrupalıların kendisi için endişe verici.

‘Öteki’ düşmanlığı AB’yi dağılmaktan kurtarabilir mi?
©Anadolu Ajansı

Avrupa tarihinde sürekli bir ‘öteki’ yaratma geleneği mevcuttur. Bunun Avrupa’ya getirdiği zararı fark eden Avrupa elitleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Kömür ve Çelik Birliği ile somutluk kazanan bir entegrasyon fikri çevresinde, Avrupa ülkeleri arasındaki düşmanlığa ve ötekileştirmeye son vererek, Avrupa kıtasında bir güvenlik topluluğu oluşturmayı başardılar.

Bu yeni oluşum bir gün Avrupa Birliğine dönüştü ve birliğin kurumsal yapısı ile birlik içi politika ne kadar karmaşık olsa da, bir Avrupa barışı alanı yaratıldı. Brüksel artık birlik çatısı altında, sorunları çatışma yerine diyalog, diplomasi ve hukuki yolların kullanılması aracılığıyla çözeceğini açıklıyordu. AB ile kurumsal bir beden kazanan ‘Avrupa barışı’ fikri kâğıt üzerinde o kadar cazipti ve İkinci Dünya Savaşı sonrası yenilmiş milliyetçiliklerin Avrupası’na o kadar uygundu ki, bu fikrin yaratıcıları ve uygulayıcıları, Avrupa’nın uluslararası politikada etkili olabilme şansını bu projede gördüler. Zaten birlik, kuruluşundan itibaren Avrupa değerleri olarak bilinen bir dizi normatif kuralı birliğin olmazsa olmazı olarak ilan etmişti; şimdi Soğuk Savaş’ın bitmesinin getirdiği liberal rüzgarla Avrupa gemisinin yelkenleri doluyor ve Brüksel bu değerleri, sınırları dışındaki bölgelerle kuracağı ilişkilerin temeli yapacağını açıklıyordu.

Güvenlik tehditlerine karşı normlar
Birlik, söz konusu değerlerinin sınırlarının ötesine taşınmasında, bugüne gelinceye kadar iki farklı yöntem kullandı: İlki birliğin genişleme politikasıydı -ki bu gemi ancak yakın limanlara uğradı. İkinci yöntem daha uzaklar için düşünülen iyi komşuluk politikasıydı.

Birlik bu politikaları güderken, sadece daha liberal ve özgürlükçü bir dünya yaratmayı da düşünmüyordu elbette. Brüksel, Paris, Londra, Berlin -Avrupa’nın dört atlısı-, Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrupa’ya yönelecek olası güvenlik tehditlerini ve risklerini, sınırların ötesinde, normlardan örülmüş görünmez bir çit yaratarak bertaraf edeceklerine inanıyordu. Nitekim Soğuk Savaş sonrası dönemde işler, bir müddet birliğin arzu ettiği yönde devam etti. Bu süre zarfında, AB’nin Kıta Avrupa’sında kuruluşundan bu yana savunageldiği çoğulculuk ve çok-kültürlülük gibi değerler, birliğe kabul edilecek yeni üye ülkelerin uyması gereken kurallar oldu.

Birliğin çevresi Bosna benzeri savaş ve çatışmalarla sınanırken, birliğe üye olmak, çok-kültürlüğün alanına dahil olmak, yani ‘Avrupa barışı’ndan pay almak anlamına geliyordu. Bu nedenle meraklı gözler, çevrenin istikrarsızlığında Avrupalı/Batılı güçlerin oynağı rolü görmesine rağmen kapandı; nihayetinde o yıllar barış ve istikrarın tek başına başarı sayıldığı yıllardı. Üstelik Avrupa pastasının üzerinde krema da (refah ve ekonomik zenginleşme ümidi) vardı.

Avrupa’nın peri masalı
İktisadi alanda iyi bir performans gösteren AB, tüm bu nedenlerle ve doğal olarak Soğuk Savaş sonrası bağımsızlığına kavuşan Avrupa’daki tüm eski Sovyet ülkeleri için cazibe ve çekim merkezi haline geldi. Kısaca söyleyelim, Batı Avrupa’da kaleme alınan peri masalı -ki işin etimolojisi ile biraz ilgilenenler için masallar, sürrealiteden çok, ders çıkartacak kulaklara gerçekliğin farklılaşmış biçiminin fısıldanmasını sağlayan mesellerdir- Doğu ve Merkez Avrupa’da çok dikkatli bir şekilde dinlendi ve iyi bir dünyanın temsili olarak kabul edilir hale geldi.

2004 tarihi bu anlamda sembolik bir önem taşıyordu. Hatırlanacağı üzere 2004 tarihinde Birlik ‘Big Bang Enlargement’ (Büyük Patlama Genişlemesi) olarak bilinen tarihinin en kapsamlı genişleme dalgasını gerçekleştirdi. Birliğe yeni katılan 10 ülke arasında Güney Kıbrıs Cumhuriyeti, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya vardı. AB bu genişleme dalgasıyla, İkinci Dünya Savaşı sırasında Elbe nehrinin doğu yakasında “kötü kurda kaptırdığı”, yani Sovyetler Birliği’ne terk etmiş olduğu Avrupalıları içine alarak kıtanın bütünlüğünü tekrar sağlıyordu. Bu başarıyı kalkık kaşlarla izleyen realistler bile, yani ‘Hangi parayla, hangi güvenlik aracıyla böyle büyük bir genişleme yönetilecekti?’ sorusunu sorup duranlar bile şapka çıkardılar. Çünkü Avrupa, Soğuk Savaş sonrası dönemin çeşitli risk ve tehditlerinden arınmış bir alan olarak ortaya çıkınca, NATO bile İttifak’ın güvenlik stratejisinde değişiklik yaparak ileri savunma ilkesini ortadan kaldırdı.

Ancak peri masalı 2008’de artık bir başarı hikayesi olarak okunmamaya başlandığında, masala alışık olanlar için “kötü kurtları” arama vakti geldi.

2004 sonrası Avrupa’da duvarlar yükseliyor
2008’e gelmeden 2004’e geri dönelim ve AB’nin verdiği en önemli sözü hatırlayalım: 2004 genişlemesini gerçekleştirdikten hemen sonra Brüksel, ‘İyi Komşuluk Politikası’nı ilan ettiğinde, aslında birliğin yeni sınırlarının gerisinde kalan alanlarda yeni duvarların örülmeyeceği sözünü de vermişti. Bu söz nedeniyle, Avrupa güvenliği normlar üzerinden inşa edilen ilişkilere, komşuluk sorumluluğuna, yani görünmeyen, dolayısıyla da sertliği/dışlayıcılığı hissedilmeyen duvarlara emanetti.

Ancak Türkiye’nin 2004 sonrasında önüne konulan “Kopenhag+” kriterleri, Avrupa normlarının popüler politikaya yem edilmeye başlayacağının sinyalini de çoktan vermişti. Nitekim görünmez duvarlar kalınlaştı, Avrupa normları kimlik ve ötekileştirme üzerinden sert ve muhafazakâr bir çizgiye yöneldi. Her ötekileştirme biçiminde olduğu gibi, hedefler zikredildikçe Avrupalılığın içine hapsedileceği kale de görünürlük kazandı.

İlginçtir ki 2004, Batı’nın, Batılılığın jeopolitik üzerinden sorgulandığı da bir tarihti. Bush yönetiminin tek yanlı, ABD’yi önceleyen politikaları nedeniyle Atlantik’in iki yakasındaki ortaklığın ciddi bir şekilde sarsıldığı ve uluslararası camiada artık ciddi olarak ‘İki Batı’ tanımlamasının telaffuz edildiği günlerden geçmekteydik. O günlerde Batı Avrupalıları, tehditlere karşı savunma değil çikolata üretmekle suçlayan Bush yönetimi, Avrupa’da Avrupalıların hiç fark etmek istemeyeceği bir ayrılığı açıkça dillendirdi: Bir Eski Avrupa vardı -çikolata, bira, şarap üretenler-, bir de ABD politikalarına destek veren Yeni Avrupa. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu bugün tartışmak ikincil derecede önemde. Ancak 2004 ve AB’nin bu ayrım nedeniyle birliğin ortak güvenlik ve dış politikasını uygulayamaz hale gelmesi bize şunu gösterdi: Avrupa’nın başarısına dayalı peri masalı, tek ve yekpare, güçlü ‘Normların Avrupası’, jeopolitik şoklara karşı dirençsizdi. Lizbon Anlaşması, ortak güvenlik ve dış politika alanında atılan birlikçi adımlar, bu zayıflığı maskeledi ama işte zafiyet oradaydı. 2008 iktisadi kriziyle birlikte tekrar ortaya çıktı.

Ukrayna krizi ve enerji kaynakları sorunu
2008 krizi birliği yeni üyelerin hazmedilmesi konusunda zorluk yaşarken yakaladı. Normlardan altyapıya, entegrasyonun büyüyen faturası karşısında iktisadi sorunlarla boğuşan AB liderleri, sokaktaki memnuniyetsizliği duydukça, AB içerisindeki 28 ülke arasında refahın nasıl paylaşılacağını sormaya başladılar. 2009 Ukrayna krizi, tam da bu esnada birliğe, enerji politikaları açısından 2006’dan beri kapanamamış açığı hatırlattı.

Kimi AB ülkeleri -doğudakiler- Rusya menşeli doğal gaz ithalatına bağımlıydılar. Kuzey ve Batı Avrupa 2009 sonrası enerji politikaları açısından bu bağımlılığı azaltırken, Doğu ve Güney Doğu Avrupa için tehlike çanları çalmaya devam etti. Yani üzerine köprü mü duvar mı kurulacağı belli olmayan AB içi fay hatlarına bir yenisi eklendi. 2014 Ukrayna krizi ise meseleyi daha ciddi bir noktaya taşıdı. Çünkü kriz güney-doğu Avrupa ülkelerinin enerji tedarik sorununun hâlâ devam ettiğini gösterdi. Son zamanlarda AB tartışmalarına katılanların birbirine gösterdikleri çok eğlenceli bazı haritalarda söylendiği gibi, Avrupa’yı bölmenin 15 farklı yolu, her peri masalının da bir sonu var.

Ötekilerin korkusu çare olur mu?
Birlik içinde bu sorunlar mevcutken ve birliğin üyelik hazım kapasitesi zaten zorlamaktayken, AB’nin genişleme kervanının sonuna katılmak isteyen bazı Balkan ülkelerinin üyelik hayalleri de doğal olarak gerçekleşmedi. Böylece genişlemenin sınırlarının sonuna gelinmiş oldu. Mülteci krizlerinin Akdeniz ve Ege’de trajediye dönüşmesi, Ukrayna krizi, Rusya ile sallantılı pazarlıklar, Kuzey Afrika’nın geleceğine yönelik duyarsızlık ve Türkiye’nin güvenliğine yönelik umarsızlık, zaten “iyi komşuluk” vizyonunun altını boşaltmıştı.

‘Normların Avrupası’ndan geriye ne kaldı diye sorduğumuzda, cevap artık hiç de iç açıcı değil. 2000’li yıllardan itibaren AB’nin kendi içinde yaşadığı, burada da bir kısmını zikrettiğimiz çeşitli iktisadi ve siyasi sorunlar, birlik içindeki birçok ülkede aşırı milliyetçiliğin ve yabancı düşmanlığının zemin bulmasına neden olmuştu.

Bu koşullar devam ettikçe, aşırılık yanlısı uç siyasi partiler bir yandan siyasetin merkezine taşındı, bir yandan da Avrupa’da iktidarda olan ana akım siyasi partiler seçim zaferlerini garantilemek için popülist söylem ve güvenlik uygulamalarına itibar etmeye başladılar. Eylem ve söylemler üzerinden sınırların, kimliklerin dayanacağı sınırlanmış/korunmuş alanların inşa edileceğini söyleyenler bugünkü Avrupa siyasi elitinin söylem ve eylemleri hakkında ne düşünüyorlar, elbette sormak lazım. Ama görünen, Avrupalılığın küçücük bir alan ile sığ bir tarihsel okumaya indirgendiği.

Köpekler, atlı polisler ve Avrupa ideali
Bu sığ alanın -köpekler, atlı polisler vb. araçlarla korunacak kadar sığ bu alanın- Hollanda seçimleri öncesi dünyanın gözü önünde, Türkiye karşıtı çirkin söylem ve şiddet içeren eylemlerle kurulduğunu gördük. Bu arada, Atlantik’in öteki yakasında, Batılı diğer aktör ABD, popülist Trump’la mücadele mi etsin, teslim mi olsun bilemiyor. Trump yabancı düşmanlığı ve güvenlik korkusu üzerinden ABD’yi kapılarını kapamaya çağırıyor. İlk reddedilenler Müslüman ülkelerden gelecekler ve onların dizüstü bilgisayarları.

Ötekileştirme eyleminin ‘öteki’si zaman içerisinde değişiklik gösterebilir: Bugün ‘şu’ iken, yarın ‘bu’ olabilir. Çünkü aslında kullanılan bir imajdır, gerçekmiş gibi görünen ama gerçek olmayan bir gölgedir, kullananın kendi geçmişinin hatıralarını yüklediği bir hayalettir. Ama Batılı kimi başkentlerin uygulamalarından da gördüğümüz üzere kullanıldığı, politika haline dönüştürüldüğü ve popülizmin temeli yapıldığı müddetçe de gerçektir. Çünkü ötekileştirileni de ötekileştireni de etkiler.

Avrupa’da yükselen aşırı sağın ve yabancı düşmanlığının dayandığı temel nokta/kaynak, yani asıl ötekiyi oluşturan temel hat, çok kısa bir süre önceye kadar İslamofobiden beslenen Müslüman/İslam düşmanlığıydı. Günümüzde bu hat başka bir hat ile yer değiştirmiş görünüyor. Byronvari politik ve/veya popüler çıkışlarla gözümüze sokulan “Türk(iye)/Türkiyeli/Türkiye’den gelen” korkusu, Avrupa’nın ötekisini tanımlamak için kullanılıyor.

Ötekilerin arkasına sığınmak, yarınlarda AB’yi kurtarmaz!
Avrupa son günlerde yine terör saldırılarına sahne oldu. Bu saldırıların yukarıda çizdiğimiz iç karartıcı tabloyu daha da sevimsiz hale getireceğini söyleyebiliriz. Hem bu nedenle hem de Avrupa’da popülizmin prim yaptığını gören ana akım merkez partilerin siyasi çıkar beklentisiyle hareket etmeleri, Hollanda sonrasında Fransa ve Almanya’da yapılacak seçimleri de sağduyu açısından kötü sınavlara dönüştürecek gibi görünüyor. Bugüne kadar çok-kültürlü Avrupa’nın öznesi olduğunu düşünenler, yabancılar, Müslümanlar ve Türkler zorluklar yaşayabilir. Avrupa’nın öteki korkusu, çok-kültürlü Avrupa’da yaşadığını düşünüp ötekileştirilenlerin, Avrupa’dan korkmasını beraberinde getirecek.

1. ‘Avrupa barışı’ndan bugünlere
Avrupa’nın hızla bir güvenlik topluluğu olmaktan uzaklaşıp yeni ötekiler üzerinden Avrupa kalesi inşa etmeye çalışması, hem sosyolojik açıdan dışarıda kalacaklar için hem de Avrupalıların kendisi için endişe verici. Çünkü bu gelişmeler sadece basit bir dış politika meselesi, sadece AB-Türkiye ilişkileri odağında okunabilecek bir hamle değil. Avrupa yükselen sağ politika ile Avrupa’yı ve Avrupalılığı bölmenin yeni bir yolunu bulmuş görünüyor.

Uzun vadede en çok zarar görecek olan Avrupa’nın kendisi
Nitekim, birliğin yeni tecrübe etmekte olduğu Brexit gerçeğinin de gölgesinde, ‘AB çözülüyor mu?’ sorusu soruluyor. Cevap vermenin güç olduğu bu soruya Avrupa elitleri de cevap bulmakta zorlanıyorlar. Kolay cevaplar var: Kültürist, popüler, sağcı, korumacı, yani arkaik cevaplar. Bu cevaplar, sorunun özüne odaklanmak yerine, Avrupa hangi kimlikle, hangi ekonomi-politikle kendi sorunlarını aşacak sorusunu sormak yerine, farklı olanları işaret ediyor. Bugün için İslam ve Türk/Türkiye karşıtı imajlar, söylemler, açıklamalar ucuz alkışı topluyor.

Uzaktan dost olarak uyaralım: Bu tip siyasi kolaycılığın siyasi tehlikeleri vardır. Avrupa ülkelerinin uygulamakta oldukları kısa vadeli, seçim odaklı bu yaklaşımlardan, uzun vadede en çok zararı görecek olan Avrupa’nın/Avrupalıların kendisi olacaktır.

Tarihsel deneyim maalesef bunun aksini söylemiyor. Avrupa’daki bu olumsuz gidişat engellenmediği takdirde, birliğin kurulmasıyla geride bırakılmış olan Avrupalılar arası husumetler, çıkar kavgaları ve zenginliğin paylaşılması yolundaki sürtüşmeler, yani eksi düşmanlıklar yeniden vuku bulabilir. Bu da şimdiden çözülme emareleri gösteren AB’nin, süreç içinde nihai olarak yok olması anlamına gelebilir. AB projesine milyarlarca avro akıtan, ‘Avrupa barışı’ ile düne kadar gurur duyan Batı Avrupa merkezleri, hayaletlerle savaşmak yerine, bu olasılık üzerine ciddi olarak düşünmeli.

[Prof. Dr. Nurşin A. Güney Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı ve BİLGESAM Başkan Yardımcısıdır]

Kaynak: Anadolu Ajansı
banner433

İlgili Galeriler
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.